Mitto bir köy sabahında doğdu.
Horoz ötmeden uyanan, tozun toprağın içinde büyüyen bir çocuktu. Daha kundakta belli etti kendini; ağlamaz, bakar… bakarken de sanki bir şeyler planlardı. Köyde derlerdi ki:
“Bu çocuk ya efsane olur ya bela.”
Çocukluğu atların arasında geçti. Ahır onun oyun bahçesiydi. Atlara fısıldardı, sanki anlıyorlardı. Ama Mitto’nun fısıltısı masum değildi. Bir gün köyün en güzel atı kayboldu, ertesi gün bir başkası… Kimse görmedi ama herkes bildi.
Mitto o zamanlar ilk mesleğini seçmişti: At hırsızı Mitto.
Gençlik çağı gelince köy dar geldi. “Ben bu köyü aşarım” dedi, bir gece atlara son kez baktı, bu sefer çalmadı… otobüse bindi, şehre indi.
Şehir onu değiştirdi ama özü aynı kaldı.
Direksiyon başına geçti, çapkın taksici oldu. Gündüz yolcu taşıdı, gece hikâye sattı. Aynada saç, dilinde yalan, cebinde umut… ama para yoktu.
Kazandığını bir gecede yerdi.
Bir bakmışsın kumarda, bir bakmışsın meyhanede, bir bakmışsın kızların masasında.
Kızlara hep aynı cümleyi kurardı:
“Benim durum iyi.”
Doğruydu… durum gerçekten iyiydi, ama para yoktu.
Cebinde beş kuruş olmazdı ama masaya oturunca zengin gibi takılırdı. Hesap gelince ya sigaraya çıkardı ya da “az sonra geliyorum” derdi. O az sonra hiç gelmezdi.
Şehirde adı yayıldı:
Köyde atları çalan,
Şehirde parayı kızlarla yiyen,
Kendini holding patronu sanan
Mitto.
Ama bir şey hiç değişmedi…
Mitto hâlâ hayal kurardı.
Bir gün gerçekten zengin olacağına inanırdı. Belki parasızdı ama hikâyesi boldur.
Ve Mitto şunu çok iyi bilirdi:
Parası olan çoktur, hikâyesi olan az.
Şimdi şehirde yaşıyor.
Bir taksi, bir direksiyon, bin masal…
Atları yok belki ama hâlâ bir şeyleri çalıyor:
Zamanı, gülüşleri, hayalleri…
Ve herkesin dediği tek bir söz var:
“Bu Mitto var ya…
Adam değil ama efsane.”